» » » Cengiz Aytmatov Cemile-SultanMurat


Şeçilmişlər Cengiz Aytmatov Cemile-SultanMurat

ADI:
Cemile-SultanMurat
REYTİNQ:
  • +6
MÜƏLLİF:
DİL:
FORMAT:
ÇAP İLİ:
-
ÖLÇÜSÜ:
236 kb
İşte yi­ne o mü­te­va­zı çer­çe­ve­li tab­lo­nun kar­şı­sın­da­yım.
Ya­rın sa­bah er­ken­den avı­la1 git­mem ge­rek. Tab­lo­ya, san­ki ba­na iyi yol­cu­luk­lar di­le­ye­cek­miş gi­bi, dik­kat­le ve uzun uzun ba­kı­yo­rum.
1 Ayıl: Köy. Kırgızca’da hem ayıl, hem ayvıl şeklinde söylenir, diğer Türk lehçelerinde (Kazak, Özbek, Tatar vb.) avıl şeklinde söylenir.

Ben bu tab­lo­yu da­ha hiç­bir ser­gi­ye yol­la­ma­dım. Üs­te­lik onu, avıl­dan ge­len ak­ra­ba­la­rı­ma da gös­ter­mi­yor, on­lar­dan sak­la­ma­ğa ça­lı­şı­yo­rum. Tab­lo­da uta­nı­la­cak bir­şey ol­du­ğu için de­ğil, bir sa­nat ese­ri ol­mak­tan uzak ol­du­ğu için. Sa­de bir tab­lo, ora­da gö­rü­nen top­rak­lar gi­bi sa­de.
Tab­lo­nun de­rin­li­ğin­de son­ba­ha­rın sol­gun gö­rün­tü­sü var. Rüzgâr, uzak­ta­ki sı­ra­dağ­la­rın üze­rin­den hız­lı hız­lı ka­yan kü­çük ala­bu­lut­la­rı ko­vu­yor. Ön plan­da, ko­yu kı­zıl renk­te bir pe­lin boz­kı­rı. Ve bir de, son yağ­mur­lar­dan son­ra ku­ru­ma­ya va­kit bu­la­ma­mış kap­ka­ra bir yol. Aşa­ğı­da, ku­ru olan yan ta­raf­lar­da, kı­rık ama sık bo­dur ağaç­lar gö­rü­nü­yor. Yağ­mur­dan yu­mu­şa­yan te­ker­lek iz­le­ri bo­yun­ca iki yol­cu­nun ayak iz­le­ri uza­yıp gi­di­yor. İz­ler uzak­laş­t­ık­ça si­lik­le­şi­yor­lar. O iki yol­cu ise, bir adım da­ha at­sa­lar çer­çe­ve­den dı­şa­rı çı­ka­cak­lar san­ki. Bu yol­cu­lar­dan bi­ri.. ama du­run, ola­yı bi­raz ba­şın­dan an­la­ta­yım.
Ço­cuk­luk gün­le­rim­dey­di. Sa­vaş baş­la­ya­lı üç yıl ol­muş­tu. Ba­ba­la­rı­mız, ağa­bey­le­ri­miz uzak cep­he­ler­de, Kursk ve Orel ön­le­rin­de sa­va­şı­yor­lar­dı. Da­ha on be­şi­ne bas­ma­mış olan biz­ler ise kol­hoz­da ça­lı­şı­yor­duk. Bü­yük er­kek­le­rin har­cı olan gün­lük ağır iş­ler bi­zim za­yıf omuz­la­rı­mı­za yük­len­miş­ti. İş, özel­lik­le ha­sat mev­si­min­de çok zor olur­du. Haf­ta­lar­ca eve uğ­ra­maz, ge­ce­miz, gün­dü­zü­müz tar­la­da, har­man­da ve­ya is­tas­yo­na ta­hıl ta­şı­dı­ğı­mız yol­lar­da ge­çer­di.
Ekin biç­mek­ten orak­la­rın ateş gi­bi kız­dı­ğı o ka­vu­ru­cu gün­ler­den bi­rin­de, is­tas­yo­na yü­kü­mü bo­şalt­mış boş ara­ba­lar­la dö­ner­ken, yo­lu­mu de­ğiş­ti­rip eve uğ­ra­ma­ya ka­rar ver­dim.
Yo­lun so­nun­da­ki kü­çük te­pe­nin üze­rin­de, çay ge­çi­di­nin he­men ya­nın­da, sağ­lam çit­ler­le çev­ri­li iki av­lu var­dır. Av­lu­la­rın et­ra­fın­da ka­vak ağaç­la­rı yük­se­lir. Bun­lar bi­zim ev­le­ri­miz­dir. Bi­zim iki ai­le çok es­ki za­man­dan be­ri kom­şu ola­rak ya­şar. Ben, “Bü­yük Ev”de otu­ran ai­le­de­nim. İki ağa­be­yim var, iki­si de bekâr, iki­si de cep­he­de ve uzun za­man­dır on­lar­dan bir ha­ber ala­ma­dık.
Ba­bam, yaş­lı bir dül­ger­dir. Her sa­bah tan ağa­rır­ken kal­kar, kıb­le­ye dö­nüp na­ma­zı­nı kı­lar, dül­ger atöl­ye­si­nin bu­lun­du­ğu or­tak av­lu­ya çı­kar ve an­cak ak­şam geç va­kit eve dö­ner­di.
Ev­de yal­nız an­nem ve kız kar­de­şim ka­lır­dı.
Kom­şu ev­de, ya da avıl hal­kı­nın de­di­ği gi­bi, Kü­çük Ev’de, ya­kın ak­ra­ba­la­rı­mız otu­rur. Bu iki ai­le­nin de­de­le­ri mi, yok­sa de­de­le­ri­nin ba­ba­la­rı mı kar­deş­ti­ler, bi­le­me­ye­ce­ğim ama, tek ai­ley­miş gi­bi bir ara­da ya­şa­dı­ğı­mız­dan, on­la­ra “ya­kın ak­ra­ba” di­yo­rum. Tâ gö­çe­be­lik za­ma­nın­da, ata­la­rı­mı­zın be­ra­ber ko­nup göç­tük­le­ri, sü­rü­le­ri­ni bir­lik­te ot­lat­tık­la­rı za­man­lar­da da bu böy­ley­miş. Bu be­ra­ber­lik ge­le­ne­ği­ni bu­gün de sür­dü­rü­yo­ruz. Avıl­da ko­lek­tif­leş­tir­me ol­du­ğu za­man ai­le­le­ri­miz ev­le­ri­ni yi­ne yan­ya­na yap­mış­lar. Yal­nız biz de­ğil, avı­lın iki de­re ara­sın­da uza­nan Ar­las­ka­ya so­ka­ğın­da otu­ran­la­rın hep­si böy­le yap­mış. He­pi­miz ay­nı soy­dan, ay­nı ka­bi­le­den imi­şiz.