» » » Fakir Baykurt - Yılanların Öcü


Şeçilmişlər Fakir Baykurt - Yılanların Öcü

ADI:
Yılanların Öcü
REYTİNQ:
  • +20
MÜƏLLİF:
JANR:
DİL:
FORMAT:
ÇAP İLİ:
-
ÖLÇÜSÜ:
2.07 MB

Bizim sanatçılarımız yıllardır, devletin ve devlet organlarının sanata, sanatçıya ilgi göstermediğinden yakınır. Son zamanlarda bakıyorum bu tutumda bir değişiklik var. Sayıları az da olsa bazı milletvekili ve senatörler komisyonlarda, Meclis ve Senato genel kurullarında, bazı roman ve oyunların sözünü ederek, bunlar üstüne tartışma açıyorlar, bu tartışmalara geniş zaman ve emek harcıyorlar. “Yılanların Öcü” romanımdan dolayı ben de böyle bir ilginin konusu oldum.

Ama nasıl bir ilgidir bu?

Ve tartışmaların düzeyi, değeri ne?

Bir yazarın kendi yapıtı hakkında konuşmasını, hele yazmasını sevmediğim halde, bu yıl Cumhuriyet Senatosu genel kurulunda ve Bütçe Karma Komisyonu’nda yapılan “Yılanların Öcü” tartışması hakkında düşüncelerimi açıklamak zorunluğu duyuyorum. Söyleyeceklerim, hem bu tartışmalarda bana ve yapıtıma saldıranlara karşılık olacak, hem de Türkiye’de sanatçıların hangi koşullar altında yapıtı üretmeye çalıştığını belirtecektir. Yaşadığımız yıllarda birçok sanat alanı ve sanatçı ilgisizlikten kavrulurken, birtakım sanatçılar da ters bir ilgi ile tedirgin edilmektedir. İnsanlığın ilk çağlarından beri kullanmaya ve korumaya çalışıp geldiğimiz “yaratma özgürlüğü” şimdilerde alabildiğine daraltılmakta, ülkemiz boğucu bir havanın içine gömülmek istenmektedir.

Ben bu “Yılanların Öcü”nü yazdığım zaman 28 yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm ve çalıştığım köyleri, çalıştığım kasaba ve şehirleri incelemiş, toplumsal yapılan hakkında az çok bilgi edinmiştim. Türk ve dünya edebiyatının önemli yapıtlarını okumuş, anlatım sanatı hakkında yazı yazacak kadar bilgi öğrenmiş; hatta bazı denemeler de yapmıştım. Sanat yapıtında “öz ve biçim” konusunda bir görüşe varmış, yeni ve doğru bir özün, yeni ve güzel bir biçime dökülmedikçe, sanat yapıtının yaratılamayacağını anlamıştım.

Olimpos’taki tanrıların macerasını destan biçiminde anlatan Homeros’tan bu yana edebiyat; şövalyelerden, beylerden, Adana kahvelerinde işsiz bekleyen “Küçük adam”a doğru kalınca bir çizgi ile inip gelmekteydi. Bu çizgiyi bir de 80 evli Karataş köyüne götürsem, bu köyün toprağında tırnaklarıyla tutunmaya çalışan Kara Bayram ailesini roman kahramanları arasına katsam kıyamet mi kopardı?

Molyer “Harpagon”u hangi sanatsal kaygı ve ilkelerle ele aldıysa, Gogol “Müfettiş”i hangi duygularla yazdıysa, ben de Kara Bayram ailesini ve çevresindekileri aynı kaygı, ilke ve duygularla ele alıp yazmak istiyordum. Amacım, her biri birer Karataş olan köylerimizi, günümüzün öz ve biçimiyle dile getirmek, sanatın gücünden yararlanarak teknik ve uygarlığın bunca ilerlediği çağda alabildiğine geri, alabildiğine sefil yaşayan bu insanlar üstüne dikkatleri toplamaktı.

Kara Bayram ailesi, bana göre, Türkiye’deki topraksız, ya da az topraklı aileler çokluğunun bir tipiğiydi. Bayramgil, yedi yıl önce satılan bir Bey çiftliğinden borçla 40 dönüm kadar toprak almış, yüklendikleri borcu yeni bitirmişler. Boyunduruğun bir yanına öküz, bir yanına inek koşuyorlar. Kır bayır topraklarının ancak üç evleği, yani 750 metrekaresi sulanabiliyor, üst yanı yanıyor. Üst yanı çorak, kurak topraklar. Ama Kara Bayram, karısı, üç çocuğu ve anası Irazca umut içindedir: Gelecek harmandan sonra bir öküz alacaklar, ineği temelli sağımlık yapacaklar. Eğer bir sel, bir bela, yeni bir köy belası gelmezse, daracık evlerine yeni bir oda ekleyecekler...