» » » Stefan Zweig – Sabırsız Yürek


Şeçilmişlər Stefan Zweig – Sabırsız Yürek

ADI:
Sabırsız Yürek
REYTİNQ:
  • +14
MÜƏLLİF:
DİL:
FORMAT:
ÇAP İLİ:
-
ÖLÇÜSÜ:
517 KB
“Para parayı çeker.” Bilgelik kitabından alınan bu özdeyişi, her yazarın cesaretle şu şekilde vurgulama hakkına sahip olduğuna inanıyorum: “Anlatana, anlatılır.” Genelde düşünülenin aksine, yazarın hayal dünyasında sürekli yeni öyküler yarattığını, bitmez tükenmez bir kaynaktan sürekli öyküler ve olaylar kurguladığını sanmaktan daha yanıltıcı bir düşünce olamaz. Gerçekte hayalinde öyküleri kendine çağırmak yerine, gelişmiş gözlemleme ve dinleme yeteneklerinden faydalanarak, çevresindeki figürlerin ve olayların kendini çağırmasına izin vermesi yeterlidir. Zaten kim sık sık yazgıları anlamlandırmaya kalkışırsa, ona yazgısını anlatan çok olur.
Bu olay da bana neredeyse tamamen, yukarda açıklamaya çalıştığım şekilde anlatıldı, ama bu biraz daha alışılmamış, beklenmedik bir formdaydı. Viyana’ya son gidişimde, günlük uğraşlardan yorgun düşmüş bir halde, akşam saatlerinde şehrin kenar mahallelerinden birindeki bir restoranda yemek yemeye niyetlendim. Modası çoktan geçmiş olan bu restoranın kalabalık olmayacağını düşünüyordum. Ama içeri adım attığım anda çok yanılmış olduğumu fark ederek sinirlendim. Daha hemen kapı girişinde, eski bir tanıdık, benden aynı şekilde karşılık görmemesine rağmen içten bir samimiyetle ayağa kalkıp beni masasına davet etti. Aslında bu gayretli adamın hoş ve aklı başında bir insan olmadığını söylemek hiç de doğru olmayacak. Pul biriktiren çocuklar misali heyecanla dost edinmeye çalışan ve koleksiyonlarına kattıkları her yeni örnekle gurur duyan, kendini arkadaş canlısı olmaya mecbur hisseden türden biriydi. Bu iyi niyetli, kendine özgü adam için –yan iş olarak arşivcilik yapıyordu ve bu işte çok yetenekli ve bilgiliydi– yaşamın tek anlamı, zaman zaman gazetelerde adı çıkan birinden bilinçli bir alçakgönüllülükle, “İyi bir arkadaşım” ya da “Ah, o mu, dün karşılaştık” ya da “Arkadaşım A dedi ki”, “Arkadaşım B’nin düşüncesine göre” diyebilmekle sınırlıydı. Bu şekilde neredeyse tüm alfabeyi sıralıyor ve bunlardan bahsetmekten gizli bir onur duyuyordu. Dostlarını galalarda canla başla alkışlar, her aktör ya da aktriste hemen ertesi sabah tebrik telefonları açar, hiç kimsenin doğum gününü unutmaz, iyi olmayan gazete haberlerini görmezden gelir, övgü dolu olanları ise kendi özel tebrikleriyle muhataplarına gönderirdi. Aslında iyi yürekli bir insandı, birinin ondan ufak da olsa bir şey rica etmesinden mutlu olur, böylece ender rastlanan kişilerden oluşan koleksiyonuna bir kişi daha katma olanağı bulmanın mutluluğunu yaşardı.
Aslında dostumu çok fazla tanıtmaya gerek yok; dostum “Adabei” –o sıralarda Viyana’da snopların renkli dünyasında bulunmaları doğal olan, iyi niyetli asalakların tamamı bu alaycı sözcükle anılırdı– gibi insanların ısrarcı sevecenliklerinden kabalık etmeden kurtulmanın olanaksız olduğu da bilinen bir gerçektir. Böylece istemediğim halde masasına oturdum. On beş dakika çeşitli gevezeliklerle geçti. Daha sonra restoranın kapısı yeniden açıldı ve uzun boylu, yakışıklı, yeni tıraş olmuş genç yüzüne karşın şakaklarındaki ak saçları hemen dikkat çeken biri içeri girdi. Dimdik yürüyüşü, onun eski bir asker olduğunu hemen ele veriyordu. Dostum hemen ayağa kalkıp kendisi için tipik sayılabilecek bir canlılık ve samimiyetle onu selamladıysa da karşıdaki adam bu abartılı davranışa nazikçe ancak pek de umursamadan karşılık verdi. Bu yeni müşteri, heyecanla yanına koşan garsona henüz siparişini bile vermemişti ki, dostum Adabei yanıma sokularak bana fısıldadı: “Onun kim olduğunu biliyor musunuz?” Koleksiyonculara özgü bir gururla koleksiyonunun kendince önemli her parçasını etkileyici bir şekilde tanıtma hevesini çok iyi bildiğimden ve uzun boylu açıklamalardan korktuğumdan, umursamaz bir tavırla “Hayır,” deyip önümdeki çikolatalı turtayı küçük parçalara ayırmaya devam ettim. Ancak bu ilgisizliğim, dostumun aracılık hevesini daha da kamçılamıştı. Elini onu işaret eder şekilde dikkatlice bana doğru uzatarak, fısıldadı: Levazım Tuğgenerali Hofmiller, hani şu savaşta Maria Theresia nişanı takılan. Bu bilginin beni umduğu kadar etkilemediğini görünce de vatansever bir kitabın heyecanıyla, adamın süvari yüzbaşısı olarak katıldığı savaşta ne kadar önemli işler başardığını anlattı; önce süvari birliğinde, sonra hava kuvvetlerinde üç düşman uçağını düşürdüğü Piave üzerindeki keşif uçuşunda, son olarak da makineli tüfek birliğinde. Oradayken de cephede bir bölgeyi tam üç gün boyunca işgal altında tutmuştu. Tabii bütün bunlar burada uzun boylu anlatmaya gerek görmediğim ayrıntılarıyla anlatıldı. Bu arada sıkça, İmparator Karl’ın kişisel olarak Avusturya Ordusu’nun en ender nişanıyla onurlandırdığı bu saygın insanı tanımadığım için şaşkınlığını belirtmeden de edemiyordu.
Adını tarihe yazdırmış bir kahramanı iki metrelik bir uzaklıktan da olsa görmek için elimde olmadan başımı diğer masaya çevirdim. Ancak o anda bakışlarım sert, öfkeli bakışlarla karşılaştı. Bu bakışların bana anlatmaya çalıştığı çok açıktı: Bu herif sana hakkımda bir şeyler mi atıp tuttu? Benim şaşkın şaşkın bakılacak hiçbir şeyim yok. Aynı anda söz konusu adam sinirlendiğini belli eden bir hareketle sandalyesini yan çevirerek bize arkasını döndü. Utançla başımı çevirdim ve o andan itibaren de o masanın örtüsüne bile bakmamaya çabaladım. Kısa bir süre sonra geveze masa arkadaşıma veda ederek oradan ayrıldım. Kapıdan çıkarken dostumun aceleyle kahramanımızın masasına geçtiğini gördüm. Hiç kuşkusuz ona da benim hakkımda ilgi çekici bir rapor sunacaktı.