» » » Yevgeniy İvanoviç Zamyatin – Biz


Şeçilmişlər Yevgeniy İvanoviç Zamyatin – Biz

ADI:
Biz
REYTİNQ:
  • +4
JANR:
DİL:
FORMAT:
ÇAP İLİ:
-
ÖLÇÜSÜ:
381 KB
Bahar. Rüzgâr, Yeşil Duvar'ın ötesinden, gözden ırak yaban ovalardan bir çiçeğin ballı sarı polenlerini getiriyor. Bu tatlı polen dudakları kurutuyor − dudaklarınızı yalayıp duruyorsunuz − ve karşılaştığınız her kadının (ve tabii, her erkeğin de) dudakları böyle tatlı olsa gerek. Bu durum, mantıksal düşünceyi biraz karıştırıyor.
 Ve bir de, ne gökyüzü ama! Masmavi, bir tek bulutla bile lekelenmemiş (şairleri bu saçma, düzensiz, aptalca birbirlerine toslayıp duran buhar kümelerinden esinlendiklerine göre eskilerin zevkleri feci ilkeldi herhalde). Ben sadece bugünkü gibi arınık ve masum gökleri severim ki burada biz severiz desem, eminim yanılmam. Böyle günlerde tüm dünya tıpkı Yeşil Duvar gibi, tıpkı tüm yapılarımız gibi sabit ve ebedi camdan yapılmış görünür. Böyle günlerde nesnelerin koyu mavi derinliklerini, o ana dek kuşkulanılmamış, afallatıcı denklemlerini görebilirsiniz. En sıradan, en gündelik nesnelerde bile.
 Mesela burası. Daha bu sabah ENTEGRAL'in yapıldığı hangardaydım ve birden gözüm donanıma takıldı: akım düzenleyici küreler, gözleri kapalı, kayıtsızca dönüyor, dirsekli manivelalar parıldıyor, sağa ve sola eğiliyor, kirişlerin omuzları gururlu kabarıyor, freze tezgâhının matkap ucu duyulmaz bir müziğin ritmine uymuş, tüm dinçliğiyle işini görüyordu. Birden sevgili mavi gözlü güneşin ışıklarına boğulmuş bu debdebeli mekanik balenin bütün güzelliğini gördüm.
 Ama neden − düşüncelerim devam etti − neden güzeldi? Dans neden güzeldi? Yanıt: çünkü dans, özgürlüksüz bir harekettir. Çünkü dansın temel anlamı tümüyle estetik bağımlılığında, ideal özgürlüksüzlüğünde yatar. Ve eğer atalarımızın yaşamlarının en esinli anlarında (dinsel, askeri) kendilerini dansa verdikleri doğruysa bu, ancak tek anlama gelebilir: özgürlüksüzlük içgüdüsünün en eski zamanlardan beri insanoğlunun içinde bulunduğu ve bizim, bugünkü yaşamımızda sadece bilerek...
 Ara vermem gerek: İç iletişim ekranı sinyal verdi. Elbette O − 90. Yarım dakika sonra burada: yürüyüşümüz için beni almaya geliyor.
 Sevgili O! Hep adı gibi göründüğünü düşünmüşümdür: Analık Ölçütü'nden on santim kadar kısa, haliyle her yanıyla yuvarlanmış gibidir ve ağzının pembe O'su, söyleyeceğim her sözü kutlamaya hazırdır. Ve bir de bileğindeki, çocuklara has, tombik boğum...
 Geldiğinde mantıksal volanım içimde hâlâ vınlıyordu ve eylemsizlik beni. az evvel çıkardığım formül üzerinde − biz, makineler ve dansı içeren formül − konuşmaya itti.
 "Harika, değil mi?" diye sordum.
 "Evet, harika." Neşeyle gülümsedi O−90. "Bahar." İşte. Buyurun bakalım. Bahar. Baharmış. Kadınlar.
 Sustum.
 Aşağıya indik. Cadde tıklım tıklımdı. Böyle havalarda, öğle yemeğinden sonraki Kişisel Saat'te genellikle fazladan yürüyüşler yaparız. Müzik fabrikasının borazanları, her zamanki gibi TekDevlet Marşı'nı çalıyordu. Sayılar, göğüslerindeki altın rozetlerde devlet numaralarını taşıyan gök mavisi ünileri3 içinde yüzlerce, binlerce Sayı, dörtlü sıra düzeninde, marşa uygun adım yürüyordu. Ve ben, daha doğrusu biz, dördümüz, bu muazzam seldeki sayısız dalgadan biriydik. O-90 (bunları, bin yıl ötedeki saçı sakalına karışmış kıllı atalarımdan biri yazsaydı herhalde O-90'ın yanına şu komik iyelik ekini, benim sözcüğünü karşılayan eki koyardı) solumdaydı; sağımdaysa tanımadığım iki Sayı vardı: bir kadın ve bir erkek.
 Kutsanmışçasına mavi gökyüzü, her rozette bir minik güneş, düşünce gibi çılgınca şeylerle ışığı kaçmamış yüzler, parıltılar... Her şey düzenli, bir örnek, ışıltılı, gülümseyen maddeden... Ve bakır çalgıların ritmi: Tratata. Tratata. Güneşte parıldayan bakır adımlar. Ve her adımla yükseğe, daha yükseğe, baş döndürücü maviye çıkmak...
 Derken, tıpkı bu sabah hangardaki gibi, yine sanki yaşamımda ilk defa, her şeyi gördüm: değiştirilemez dosdoğrulukta sokaklar, kaldırımların parıldayan camları, saydam küp-konutların ilahi yüzeyleri, gri-mavi sıralarımızın katı uyumu. Eski Tanrı'yı ve eski yaşamı fethettiğimi − nesiller dolusu insan değil, ben − tüm bunları bizzat yarattığımı hissettim: bir kule gibiydim, duvarları, kubbeleri, makineleri paramparça ederim korkusuyla kolumu kıpırdatmaya çekiniyordum...
 Sonra bir an, +'dan − 'ye asırlardan bir sıçrama geldi. Birden müzedeki resimlerden birini hatırladım (karşıtlıkla çağrışım herhalde): o zamanlardan, yirmi asır sonrasından kalma, afallatıcı ölçüde cafcaflı, insanlarla, arabalarla, hayvanlarla, afişlerle, ağaçlarla, renklerle, kuşlarla dolu bir cadde... Ve sahiden böyleydi demişlerdi. Böyle olabilirmiş. O denli aptalca gelmişti ki kendimi tutamayıp kahkahayı basmıştım.
 Birden sağdan bir yankılanma, bir kahkaha geldi. Döndüm. Karşımda beyaz, sıradışı ölçüde beyaz ve keskin dişler ve tanımadığım bir kadın yüzü vardı.
 "Özür dilerim," dedi. "Ama etrafınıza, her şeye, sanki yaratılışın yedinci günündeki mitolojik bir tanrıymışsınız gibi öylesine huşuyla bakıyordunuz ki... Herhalde beni de kendinizin, sadece kendinizin yarattığına inanıyordunuz. Pek onur duydum."
 Tüm bunları söylerken hiç gülmedi. Hatta biraz saygılıydı bile diyebilirim (belki ENTEGRAL'i yaptığımı biliyordu). Ama bilmiyorum, gözlerinde veya kaşlarında tuhaf, çıkaramadığım, sayılarla ifade edemediğim rahatsız edici bir X vardı.
 Her nasılsa bu durum beni utandırdı ve biraz şaşırttı: neden güldüğüme dair mantıklı açıklamalar uydurmaya başladım. O zamanlarla bugün arasındaki bu zıtlık, bu aşılmaz uçurum gayet açık...