» » » Amin Maalouf – Yüzüncü Ad


Şeçilmişlər Amin Maalouf – Yüzüncü Ad

ADI:
Yüzüncü Ad
REYTİNQ:
  • +5
MÜƏLLİF:
JANR:
DİL:
FORMAT:
ÇAP İLİ:
2000
ÖLÇÜSÜ:
354
Canavar′ın yılına girmemize daha dört uzun ay var, oysa gelmiş dayanmış bile kapıya. Gölgesi, yüreklerimizi ve evlerimizin pencerelerini örtüyor.
  Çevremdeki insanlar başka şeyden söz edemez oldular. Yaklaşan yıl, ön belirtiler, kehanetler... Gelsin! diyorum kimi zaman kendi kendime; boşaltsın artık mucize ve felaketlerle dolu heybesini! Sonra cayıyorum bu düşünceden; tüm o güzel yıllara geri gidiyorum belleğimde, her günü akşamın zevklerini beklemekle geçirdiğimiz o sıradan, iyi yıllara. Ve ağız dolusu lanet okuyorum kıyamete tapanlara.
  Nasıl başladı bu çılgınlık? Önce kimin kafasında filizlendi? Hangi gökkubbenin altında? Kesin olarak söyleyemem, yine de bir biçimde biliyorum bunu. Bulunduğum yerden korkuyu gördüm; o iğrenç korkunun doğduğunu, büyüdüğünü, yayıldığını gördüm; kafalara nasıl sızdığını gördüm -en yakınlarımınkine, benimkine varana dek-, aklı yerinden oynatıp ayaklar altına alışını, aşağılayışını, sonra da onu parçalayıp gövdeye indirişini izledim.
  Güzel günlerin uzaklaşıp gittiğini gördüm.
  Buraya dek dinginlik içinde yaşadım ben. Mutluluk ve erinç içinde, her mevsim biraz daha göbek bağlıyor, biraz daha zenginleşiyordum; elimin ulaşamayacağı hiçbir şeye göz dikmiyordum; komşularım kıskanmaktan çok pohpohluyorlardı beni.
  Ve birdenbire, her şey hızlandı çevremde.
  Ortaya çıkıveren, sonra da benim hatam yüzünden yokolan o tuhaf kitap...
  Yaşlı İdris′in ölümü; gerçi kimse bu yüzden suçlamıyor beni... kendimden başka.
  Ve tüm kararsızlığıma karşın Pazartesi günü çıkmak zorunda olduğum şu yolculuk. Bu yolculuğun dönüşü yok gibi geliyor bugün bana.
  Bu nedenle bu yeni deftere ilk satırları yazarken pek de tasasız sayılmam. Henüz hangi biçimde aktaracağımı bilmiyorum, ne bugüne dek olanları, ne de şimdiden kendini belli edenleri. Olanı biteni kapsayan basit bir anlatı mı olacak bu? İçten duygularımı dökeceğim bir günce mi? Bir seyir defteri mi? Yoksa bir vasiyet mi?
Belki de öncelikle Canavar′ın yılı konusundaki kaygılarımı ilk uyandıran kişiden söz etmeliyim. Adı Evdokim. Yaklaşık on yedi yıl önce gelip kapımı çalan Moskovalı bir hacı. Neden yaklaşık diyorum ki? Tüccar defterimde kesin tarihi yazılı. 1648 yılı Aralık ayının yirminci günüydü.
  Her zaman her şeyi not ettim, öncelikle de sonradan unutabileceğim küçücük ayrıntıları.
  Adam, kapımdan içeri girmeden önce iki parmağını uzatarak istavroz çıkartmış sonra da alçak taş kemere çarpmamak için eğilmişti. Kalın, siyah bir harmaniyesi, oduncularınkine benzer elleri, kalın parmakları, gür, sarı bir sakalı, buna karşılık küçücük gözleri ve dar bir alnı vardı.
  Kutsal topraklara giderken bir raslantı sonucu durmamıştı evimin önünde. Adresimi ona Konstantinopolis′te vermişlerdi ve aradığını olsa olsa burada, yalnızca burada bulabileceğini söylemişlerdi.
"Sinyor Tommaso′yla görüşmek isterdim."
"Benim babamdı, dedim. Temmuzda vefat etti."
"Tanrı, krallığına kabul eylesin!"
"Sizin yakınınız olmuş aziz ölüleri de kabul etsin!"
Konuşma, tek ortak dilimiz Rumcayla yapılmıştı; oysa besbelli ikimizin de sık sık kullandığı bir dil değildi bu. Kararsız, güvensiz bir konuşmaydı: Biraz, bana hâlâ acı veren, onu da şaşırtan yas nedeniyle, biraz da onun bir "papacı dönme"yle, benimse "yolunu kaybetmiş bir sapmacı"yla konuşurken karşıda-kinin inançlarını incitecek bir söz etmemeye özen göstermemizden.
Kısa bir ortak sessizlikten sonra, sözü yine o aldı:
  "Babanızın aramızdan ayrılmış olmasına çok üzüldüm."
Bunu söylerken de gözlerini mağazanın içinde gezdiriyor, bu karmakarışık kitap, antik yontucuk, cam eşya, boyalı vazo, doldurulmuş şahin yığınını bakışlarıyla yokluyor ve kendi kendine soruyordu - içinden yapıyordu bunu ama yüksek sesle de söyleyebilirdi: Babam orada olmadığına göre ben yine de ona yardımcı olabilir miydim acaba? Artık yirmi üç yaşındaydım, ama tombul ve tıraşlı yüzümde hâlâ çocukluğun yansımaları seçiliyor olmalıydı.