» » » Ömer Zülfü Livaneli - Mutluluk


Şeçilmişlər Ömer Zülfü Livaneli - Mutluluk

ADI:
Mutluluk
REYTİNQ:
  • +4
JANR:
DİL:
FORMAT:
ÇAP İLİ:
2007
ÖLÇÜSÜ:
359 Kb
ÖMER ZÜLFÜ LİVANELİ, ilk hikâye kitabını 1978 yılında yayınladı. Arafatta Bir Çocuk adını taşıyan kitap çeşitli dillere çevrildi, İsveç ve Alman televizyonları tarafından film yapıldı.
1996 yılında Milliyet gazetesinde tefrika edilen Engereğin Gözündeki Kamaşma romanı, Balkan Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Birçok dile çevrildi, İspanya, Yunanistan, Güney Kore gibi ülkelerde en çok satan kitaplar listesine girdi ve dünya basınında övgülerle karşılandı.
Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm romanı ise 2001 yılı Yunus Na-di Roman Ödülü’nü kazandı. Kitabın yayın hakları birçok ülkenin yanı sıra, Fransa’daki Edition Gallimard tarafından alındı.
Mutluluk, yazarın dördüncü edebiyat yapıtı.
Kültür ve sanat çabalarıyla dünya barışma yaptığı katkılardan dolayı UNESCO-Paris tarafından Büyükelçilikle onurlandırılan Zülfü Livaneli, otuzdan fazla ulusal ve uluslararası ödülün sahibi. Bunlar arasında San Remo Yılın Bestecisi ödülü, Alman Plak Eleştirmenleri Birliği Büyük Ödülü, Hollanda Edison Ödülü, Valencia ve Montpellier Film Festivallerindeki “En İyi Film” ödülleri sayılabilir.
Harvard, Princeton gibi üniversitelerdeki ilgi gören konferansları, dünya kültür zirvelerinde sunduğu bildirileri, besteleri, konserleri, filmleri ve kitaplarıyla tanınan Livaneli’nin 1997 Mayıs ayında Ankara Hipodromu’nda yarım milyon kişiye verdiği konser, bu alanda bir rekor oluşturuyor.
Van gölünün dibi kadar derin on yedi yaş uykularına dalmış İblan Meryem, düşünde kendisini çırılçıplak bedeniyle Zümrüdü-anka kuşunun boynuna binmiş uçarken görüyordu. Anka kuşu da kendi ince bedeni gibi bembeyazdı ve onu hiç sarsmadan, incitmeden bir tüy gibi uçuruyor, köpük köpük bulutların arasından geçiriyordu.
Kuşun boynuna tutunmuş olan Meryem’in içi mutlulukla doluydu; serin, tatlı rüzgârlar boynunu, omuzlarını, kuşa sıkıca tutunmuş çıplak bacaklarını okşuyor, içine tatlı ürpermeler salıyordu.
‘Ey kuş!’ dedi içinden, ‘Ey mübarek kuş! Ey kutlu kuş!’
Nenesinin anlattığı kuştu bu; o uzun boylu, kemikli, zayıf, güçlü kuvvetli ve bir bakışıyla herkesi korkutan nenesinin, geceler boyu övdüğü kuş. Sonunda gelmişti işte, uçsuz bucaksız gökyüzünde süzülerek evlerinin önüne inmiş; onca insanoğlu arasından Meryem’i seçerek boynuna bindirip yine göğe yükselmişti.
Nenesinin anlattığına göre kuşa, “Gak!” dedi mi süt verecektin, “Guk!” dedi mi de et. Meryem bunun böyle olduğunu biliyordu. Kuş seni kutlu boynunun üstünde o diyardan bu diyara uçurup dururdu ama gak dedi mi süt, guk dedi mi et vermeyi unutmayacaktın. Yoksa o mübarek kuş kızar, öfkelenir ve seni boynundan atardı. O zaman da insanların yaşadığı yere kadar düş Allah düş, düş Allah düş! Meryem bütün bunları bilirdi, hepsini bilirdi.
Aşağıda masmavi Van gölü parıldıyor, yanında neye benzediği pek belli olmasa da İstanbul dedikleri büyük şehir görünüyor, Meryem de bunları seyretmeye doyamıyordu.
Derken kuşun gak dediğini duydu Meryem; çirkin bir sesle gak diyordu.
‘Ben sana nereden süt bulayım ey mübarek kuş,’ diye geçirdi içinden. ‘Bin bir direk üstünde duran gökyüzünde, ben nereden süt sağıp da sana içireyim.’
Kuş bir daha gak dedi.
Meryem yüksek sesle, “Ben sana sütü nereden bulayım kurban olduğum,” diye söylendi. “Her sabah dolu memelerinden süt sağdığım sarı inek yok ki burada, sana süt bulayım.”
Koca kuş, bu sefer daha da yüksek sesle gak dedi ve Meryem’in içine büyük bir korku düşüverdi. Çünkü üçüncü kere gak derken kızı da sırtından atıverecek gibi sallamış, ödünü koparmıştı.
“Kurban olduğum!” diye yalvardı Meryem Zümrüdüanka kuşuna, “Yere inince süt versem olmaz mı; sarı ineği sağar sana istediğin kadar mis gibi süt veririm.”
Tam bu sırada aklına geldi Meryem’in: Sarı ineğin tombul memeleri varsa, kendisinin de ufak memeleri vardı. Memesinin birini sıkınca, tomurcuk ucundan süt damlalarının aktığını gördü. Öne doğru eğilmiş, memesini sıkıp kuşun başını sımsıcak sütüyle ıslatıyordu. Sütü de çoğalıvermişti birden; önce damlalar, sonra ince bir sızıntı derken şimdi bereketli bir çeşme gibi akıyordu.
Mübarek kuş başına süzülen ılık sütü içti, sakinleşti.
Meryem, gövdesini okşayan diri rüzgârlar arasından kayarak geçti, hiçbir ağırlığı kalmamış, sanki o köpük köpük ak bulutlardan birisi olmuş gibi ferahladı.
Sonra mübarek kuşun guk dediğini duydu.
“Ah kurban olduğum, ben sana yedi kat göğün üstünde nereden et bulayım da vereyim?”
Kuş bir kez daha guk dedi; Meryem yine yalvarıp yakarmaya başladı. Çünkü bu kez hiçbir çaresi yoktu. Kuş yeri göğü kaplayan çirkin bir çığlıkla öyle bir guk diye bağırdı ki Meryem dünyanın sonu gelmiş gibi korktu. “Güzel kuş, kutlu kuş, mübarek kuş!” diye yalvarmaya başladı. “Ne olur beni aşağı atma.”
Korktuğu olmadı, kuş onu aşağı atmadı. Meryem sipsivri, göğe külah gibi yükselmiş bir dağın tepesine doğru gittiklerini gördü. Öyle yüksekti ki dağ, bulutlar aşağısında kalıyor, dağın doruğu ak bulutların arasından sipsivri bir kaya gibi çıkıveriyordu. Kuş Meryem’i getirip bu en sivri tepenin, en sivri kayasına sırtüstü yatırdı. Kayanın ucu, Meryem’in beline batıyor, çıplak gövdesi soğuktan ve korkudan tir tir titriyordu.